Eyüp Tosun: Öykü, sakinliğin türüdür

Eyüp Tosun’la ilk kitabı Kör Islık üzerine konuştuk. Tosun, “Biçimsel olarak bir şeyler deneme gayreti içinde olsam da gelenekten asla kopamam. Çünkü ben her şeyden önce ‘hikâye’ anlatıcısı olma gayretindeyim. Aslolan mesele benim için hikâye. Ama gelenekten kopup günümüz ya da modern anlatıyı yakaladığım / yakalamak istediğim noktada da biçimdeki ataklarım belirleyici oluyor/olacak” dedi.

 

Eyüp Tosun’un ilk kitabı Kör Islık Tefrika Yayınları etiketiyle okuyucu ile buluştu. Öykülem dergisi yayın kurulunda da yer alan Tosun, öykü okurlarının yakından tanıdığı bir isim. Son dönemde öykü kitaplarının artışına ve birçoğunu sıkılarak okuduğuna değinen Tosun’la, ‘ötekilik’ kavramını, köke dönüş meselesini ve 2000’li yılların öykücülüğünü konuştuk. Yazar Tosun, “Öykü üzerine kafa yoran ve dergici olarak hep düşündüğüm, yapmak istediğim şeylerden biri aslında, yani öykünün son yirmi, yirmi beş yılına çalışmak, değerlendirme yapmak. Ama birincisi üretim çok fazla ve neredeyse ortak bir değerlendirme yapmak imkânsız. Öne çıkan yazar/kitapları saymazsak aslında 2000’li yıllar öykücülüğünün temel problemi okumamak, övgüyle bahsettiği isimleri dâhi okumamak! Bir başka temel problemi ise ne yapacağını bilememek.

Yani sadece anlatmak, kalıcı olmak isteyen bir öykü yazarı için başarı değildir. Bulunduğu çağa ve atıyorum otuz yıl sonrasına ne katacak? Bunu düşünen çok az yazar var. Bunu öykülerden anlıyoruz zaten. Her şeyi bir kenara bırakırsak şahane kitap/yazalar da sundu bize bu seneler. Hatta 2000’li öykü yazarları, tıpkı 50 Kuşağı ya da onlardan önce yaşamış bazı öykücüler gibi genç adaylara örnek olmaya, hatta hafiften “usta” olmaya bile adım attılar. Demek ki nitelik artıyor, belirli bir istikrar ve başarı var. Aşırı çok üretimin olduğu yerde iyi metin kendini her halükarda belli ediyor, edecektir de!” dedi.

Eyüp Tosun

Kayıpları, korkuları, zaafları, yalnızlıkları ile birçok farklı karakter ve mekan üzerinden anlatıyorsunuz öykülerinizi “Kör Islık”ta. Yazmaya nasıl karar verdiniz? “Benden çıksın!” düşüncesi sizi sıkıştırdı mı?

Yazmaya karar vermek nasıl oluyor bilmiyorum. Anlatmak gerekti, anlattım, anlatmaya çabalıyorum da. “Benden çıksın!” meselesine gelince hem evet hem de hayır. Hayır, çünkü; böyle bir düşünce bana ve öykülere büyük zarar verirdi. Çokça öykü kitabı çıkıyor, belki de dünya rekoru bizde, çoğunu da sıkılarak okuyorum. Haliyle metinlerimin öncelikle benim içime sinmesi gerekiyordu, bu çok zaman aldı. Belki de gereğinden fazla. Ama olsun, acelem yoktu. Evet, oynaya oynaya, düşüne düşüne metinlerden sıkılır oldum. Kendi öyküme yabancılaşmaya başlamıştım artık. İçinden çıkamadığım, eksik ve kusur gördüğüm yerler vardı, elimden gelenin bu olduğuna karar verdikten sonra, evet benden çıksın artık düşüncesi işe yaradı ve çıktı!

‘DÜNYA ÖTEKİLEŞTİRME DÜNYASI’

Biraz Hüzünlenir Misiniz, Lütfen? öyküsü üzerinden öteki kavramına dair bakışınızı anlatır mısınız?

Neresinden ele alayım bilemedim ki. Dünya, “ötekileştirme” dünyası. En ufağından en büyüğüne lanet olsun. Şimdi başlarsak sonu gelmez bu muhabbetin, kısaca şunu söyleyebilirim. Yine insanın insana ettiği bir şey. İş neticede vicdana dayanıyor. Azıcık vicdanı olan insanın karşıdakini mahcup hissettirmesi imkânsız. Dünyanın her yerinde vicdan sızlaması azaldıkça, ötekileştirme de o kadar artıyor. Vicdanla bakıyorum, bakmaya çalışıyorum her şeye, o yüzden de dil, din, ırk, cinsiyet, memleket, yaş, sosyal mevki, meslek vs. ayırt etmeksizin gözlüyorum ve değerlendiriyorum meseleleri. Bize lazım olan şey sakin olmak, vicdanlı olmak ve önce kendimizle olan meselelerimizi halletmek. Çünkü insan, kendisiyle savaşı bitmediği için hep karşı tarafa saldırı hâlinde!

Son yıllarda, İletişim Yayınları’nın başını çektiği, tabir-i caizse “Ankara Edebiyatı” günümüz öykücülüğünde önemli bir atmosfer oluşturuyor. Sizin için Ankara’nın önemi nedir? Ankara’da büyümüş bir yazar olarak, “Kör Islık” bir köke dönüş imgesi diyebilir miyiz? Yazar topluma karşı sorumlu mudur? Eğer öyleyse, siz bu sorumluluğa hangi açıdan bakıyorsunuz?

Ankara benim çocukluğum, memleketim ve annem. Dolayısıyla tabii ki bir köke dönüş hatta aslında o kök/lerden hiç kopmama hâli de diyebiliriz Kör Islık için. Şimdi şimdi sanki aklımın erdiği günden itibaren olan yılları tekrar anımsıyor gibiyim. İstanbul’da, herhangi bir yerinde, çok eskiye dair yüzler/hatıralar beliriyor zihnimde. Sanki Kadıköy, Üsküdar değil de Mamak, Ulus oluyor çevrem. Yaşananları aklımda tutmak, onları yazmak, o an için hiç ihtimal dâhilinde olmasa bile sonrasında elimden tutuyor, kendini bir şekilde yazdırıyor. Aklımda tutmak, onları yazmak hiç ihtimalde olmasa bile elimden tutuyor tüm yaşananlar. Böylece belki de kök dediğimiz şey de buluyor bizi. Onun da bizden istediği, hesaplaşmak istediği şeyler var. Yazar topluma karşı hem sorumludur hem de değildir. Ben sorumlu olmadığımı düşünüyorum.

Çünkü toplum gözünden, onların istediği gibi bakamam dünyaya. Son derece tekil, yabani ve bencil olmam gerekiyor. Sessizliğin şiddetini ne kadar artırabilirsem o kadar toplumu anlayabiliyor, yaşadığım/yaşamadığım âna dair saptamalar kotarabiliyorum. O yüzden son tahlilde bir metnin, bir yazarın “somut” kıymetini toplum belirliyor. Yani onlar bizlere şahıs olarak değil yazın olarak bakıyorlar, olması gereken de budur. “Soyut” olarak bakarsak hiçbir şey ve hiç kimse umurumda değil, benim kendimle savaşım bitmemişken, toplumun sorumluluğunu alamam!

‘GELENEKTEN ASLA KOPAMAM’

“Metruk Şifa”, “Münir Bey” öykülerinizde yeni bir biçim deniyorsunuz. Sizce gelenek ile günümüz anlatıcılığı arasında nasıl bir ilişki var?

Biçimsel olarak bir şeyler deneme gayreti içinde olsam da gelenekten asla kopamam. Çünkü ben her şeyden önce “hikâye” anlatıcısı olma gayretindeyim. Aslolan mesele benim için hikâye. Ama gelenekten kopup günümüz ya da modern anlatıyı yakaladığım / yakalamak istediğim noktada da biçimdeki ataklarım belirleyici oluyor/olacak. Her yazarın bu iki meseleye bakışı elbette farklı olacaktır. Benin için özetle bu şekilde.

‘BELGESELCİ DEĞİLİM’

“Islık hatırlamaya çabalamaktır çünkü!” diyorsunuz. “Kör Islık” kaleme alınırken, hatıralar kurguyu nasıl etkiledi?

Belgeselci değilim. İlk öykü kitabımda elbette otobiyografik olan, belki de çoğu değil, unsurlar vardır. Ben geçmişe dair ne yaşıyorsam, onları hatırlarken oluşan çatıya dair notlar aldıktan sonra, hatırladığım her şeyi unutarak yeniden kurguluyorum hikâyeyi. Çünkü yaşanılanı, geçmişi olduğu gibi yazarsam; anneannemden, eniştemden ve her şeyime şahit olmuş komşumdan bir farkım olmayacak. Dolayısıyla ne kadar hatırlıyorsam o kadar da unutuyorum, unuttuğum çoğaldıkça onları tekrar hatırlamaya çabalamak, kurgulamak, beni öykücü yapıyor.

‘DERGİCİLİK, SAKİN OLMAYI ÖĞRETTİ’

İlk kitabınızın yanı sıra, uzun zamandır dergici olarak da üretiyorsunuz. Dergicilik, öykücülüğünüze ne kattı?

Sakin olmayı, yazmanın aslında bir maharet olmadığını, seri üretmenin öykücülüğüme çok da bir fayda sağlamadığını kattı bana dergicilik. Daha fazla olumsuz şeyler sayarım ama olumlu anlamda bir şey gelmedi aklıma. Çünkü gerçekten hemen “ben oldum” havasına giriyoruz, hemen öykümüz yayınlansın, kitabım çıksın istiyoruz. Çok okumalı, çok dergi takip etmeliyiz. İçimizde yetenek varsa mutlaka bir şeyler olacaktır. Acele ederek iyi öykücü olunmaz, aksine durarak, bekleyerek, yavaş yavaş olunur. Öykü telaşın değil, sakinliğin türüdür.

Kör Islık, Eyüp Tosun, 128 syf., Tefrika Yayınları, 2018.

Bir süredir tartışılan “2000’li yıllar öykücülüğü”nü hem yazar hem de dergici olarak nasıl değerlendirirsiniz?

Bu konu hakkında çok güzel değerlendirmeler yapıldı, yapılacaktır da. İyi de oldu. Özellikle son yirmi yıl çok dağınık bir halde. Akademisyenlerimiz Tanpınar ve Atay’la uğraşmaya ara verip keşke öyküde 50 Kuşağı sonrasını günümüze kadar inceleyip güzelce analiz etseler. Belki oradan yeni adlandırmalar ve tespitler çıkar. Öykü üzerine kafa yoran ve dergici olarak hep düşündüğüm, yapmak istediğim şeylerden biri aslında, yani öykünün son yirmi, yirmi beş yılına çalışmak, değerlendirme yapmak. Ama birincisi üretim çok fazla ve neredeyse ortak bir değerlendirme yapmak imkânsız. Öne çıkan yazar/kitapları saymazsak aslında 2000’li yıllar öykücülüğünün temel problemi okumamak, övgüyle bahsettiği isimleri dâhi okumamak!

Bir başka temel problemi ise ne yapacağını bilememek. Yani sadece anlatmak, kalıcı olmak isteyen bir öykü yazarı için başarı değildir. Bulunduğu çağa ve atıyorum otuz yıl sonrasına ne katacak? Bunu düşünen çok az yazar var. Bunu öykülerden anlıyoruz zaten. Her şeyi bir kenara bırakırsak şahane kitap/yazalar da sundu bize bu seneler. Hatta 2000’li öykü yazarları, tıpkı 50 Kuşağı ya da onlardan önce yaşamış bazı öykücüler gibi genç adaylara örnek olmaya, hatta hafiften “usta” olmaya bile adım attılar. Demek ki nitelik artıyor, belirli bir istikrar ve başarı var. Aşırı çok üretimin olduğu yerde iyi metin kendini her halükarda belli ediyor, edecektir de!

‘AFORİZMA YAZARI’ İLAN EDECEK OKUR VARSIN OKUMASIN’

Son zamanlarda eleştirilen bir diğer nokta ise aforizma içeren cümleler. Kısalıkları kaleme alırken, bu tarz bir eleştirinin gelmesinden çekindiniz mi? Kısa öykünün sizdeki anlamı nedir?

Çekinmedim, ama ezbere bu eleştiriye maruz kalacağımın da farkındaydım. “Aforizma” dediğimiz şeye öncelikle dikkat etmemiz gerekiyor. Sözle nasıl anlatılır bilmiyorum ama bunun içsel yani duyuşsal olarak aslında ince bir ayrımı var. Bunu ayırt edebilen okur için ne âlâ, diğerleri için yapacak bir şeyim yok. Metnin genelini okumayıp sadece birkaç cümleye bakarak beni “aforizma” yazarı ilan edecek okur, varsın okumasın, ona kendimi ifade etmeye çabalayamam. Benim için şu net, çünkü çabaladım, güvendiğim insanlara okuttum, Kör Islık’ta bariz aforizma kasan cümle yoktur!

“Hiçbir Şeyin Hiçbir Şeyi” adlı öykünüzde, askerlik kurumunun kutsallığını, bundan daha büyük bir şeyle, insanlığın iğrençliği ile paramparça ediyorsunuz. Sizce, edebiyat, politik yönden “hiçbir şeyin hiçbir şeyi” olarak konumlandırılan insanların nasıl sesi olur?

Cesur olarak. Çıplaklaşarak. Hırs yapmayarak. Sakin olarak. Yazarın gücü kelimeler, onlar da hafiften bir riya sezse kaçar giderler, olay bu kadar basit.

Yorumunuzu bırakın