Hatırlamaya Davet: Mahmut Şenol ve Bizim Unuttuğumuz Şey

Hatırlamaya Davet: Mahmut Şenol ve Bizim Unuttuğumuz Şey

Mahmut Şenol tatlı bir alayla yatak odalarında, iş yerlerinde, bazen de Amerikan banliyölerinde gezinirken mizahının içinde âşıkları, arsızları, utangaçları eritiyor.

 

Romanlarıyla bilinen edebiyatçı Mahmut Şenol’un öykü derlemesi Bizim Unuttuğumuz Şey, başkalarının yargılarıyla etrafı sarılmış hissedenlere terapi niyetiyle yazılmış sanki. Temposu yüksek, mizahı ince, şaşırtmacası son dakika gollerinde değil oyunun oynanış biçiminde.

Mahmut Şenol tatlı bir alayla yatak odalarında, iş yerlerinde, bazen de Amerikan banliyölerinde gezinirken mizahının içinde âşıkları, arsızları, utangaçları eritiyor. Hangisi cevher, hangisi cüruf gözümüze sokma ihtiyacı hissetmiyor, kaleminde heveslilerin tereddüdü değil, tecrübenin açık sözlülüğü var. Aristoteles utanmak hakkında “gencin mücevheri, yaşlının ayıbı” der. Derlemeye adını veren öyküde “Utanması olandan korkmamalı; onlara umut beslemek şart,” dedikten sonra bir karı koca kavgasında çekingenliğin yarattığı komediye, insanın evrensel trajedisine güldürüyor bizi. Belki sadece en yakınlarımızla paylaştığımız, araya başka meseleler girince paylaşamaz olduğumuz, açık etmeyip sakladığımız insanlık hallerini inat eder gibi deşiyor. Koca koca adamların, evlenip barklanmış kadınların içlerinde sakladığı yaramaz, şımarık, güleç, korkak, cesur minik çocuklar çıkıveriyor ortaya.

İnsanlığın ahmakça yargılarına kulak tıkayan iflah olmazların dünyasındayız. İçleri acısa da umuttan, tebessümden vazgeçmiyorlar. En yakınları karşı çıksa dahi insan yanlarını kesip atmıyorlar. İflah olmazın biri, tıpkı kendisi gibi bir başka iflah olmazla karşılaştığında iki tarafın da gözlerinde aynı parıltı belirir. Mahmut Şenol’un öykülerinden de gözlerimize bu parıltı, bu tebessüm geçiyor. Kendi mantığını doğanın kanunu zannedenlerin anlamamakta ısrar ettiği, iflah olmamakta direnenlerin ise telefon mesajlarında, yatak odalarında, mezarlıklarda her gün görüp hissettiği o bir şeyler dürtüyor okuyanı. Durup dururken iç karartan bir edebiyat değil bu; içi karartılanlara tebessümlük bir can simidi.

Öyküler şimdiki ve geçmiş zamanlarda tatlı tatlı çalkalanırken aynı hadiseyi hem tanığından dinliyoruz hem de olaylar tam karşımızda cereyan ediyor. Gördüğümüz kişileri bir yerlerden çıkarıyoruz. Adamları, kadınları şöyle bir tartıyoruz. Mahmut Şenol’un edebiyatçılığı, yazarlığı, dile hâkimiyeti hiç aklımıza gelmiyor bile. Kim yazmış, nasıl yazmış diye düşündürmüyor sayfalar ilerlerken. Hikâyenin içinde bir karaktere içerleyip, diğerine hak veriyoruz biz. Kuyruk acılarımızdan da bolca var. Bir de ayıp denen bir şey var. Her işin bir kuralı var. Öyle olmaz, böyle olurlar var.

Mahmut Şenol’un dünyasına misafir olmanın en keyifli yeri de burası: İnsan olmak, insan kalmak ayıp değil derken bunu kimseleri suçlamadan, ayıp etmeden yapabilme becerisi. Sayfalar ilerlerken bir yazar olarak kendini unutturup kitabı kapattığınızda başlığa, kapaktaki zarif kemana bir başka gözle baktırması.

Kısacık bir sağanağın İstanbul’da kıyameti kopardığı gibi hayatın doğal akışındaki bir şeyler, Şenol’un karakterlerini duygudan duyguya, bir hesabın içinden başka bir hesaba koşturuveriyor. Neden öykü yazdığı biraz da buradan belli. Romanlarından sonra gelen bu öyküler sevinç, keder, özlem ve tebessümü kısacık bir anda boca ediyor okuyanın üzerine. Tıpkı bir sağanak gibi; o yağmura siz de yakalandıysanız kargaşada bir yerlerde, mücadele halindesiniz. Yeriniz rahatsa bu seferlik ucuz atlattınız, yağmurun sesine kulak verip başkalarının telaşını tebessümle izlemek mümkün. Sürekli ilerliyor, dokunuyor, tanıdıklarla karşılaşıyoruz. Anlatıcının yorumunu duymuyor değiliz; onunla birlikte fotoğrafın bir içinde, bir dışındayız.

Bütün öykülerin toplamında dikkatimi en çok çeken şey Mahmut Şenol’un dilinde kendini açık eden mizaha ve drama saygı oldu. Kişileri, karakterleri değil; durumları, içine düşülen halleri sarakaya alan, bu yüzden de söyleyeceği sözü yaralamadan söyleyebilen bir yazar Mahmut Şenol. Dram olsun diye dram, mizah olsun diye mizah yok. Mevzuları bir yakın plandan bir geniş açıdan gösteren mizahi ve dramatik iki lensle çekmiş fotoğrafları. İlk okuyuşumda “Acaba bu öykülerdeki kadın-erkek didişmeleri günümüzün güçlü, isyankâr genç kadınlarından tepki alır mı?” diye düşündüm, ancak sonraki okumamda kadın karakterlerin cümlelerindeki, açmazlarındaki doğallık beni tersine ikna etti. Yazarın saldırmaktan yana değil, anlamaktan yana olan tavrının onları iyi tanıdığını her cümlede hissettirdiği kadınlar tarafından takdir ve sempatiyle karşılanacağını düşünüyorum.

Kitapta yer alan öykülerin edebiyatımızdaki müstakbel yerinin, kuru kuruya bir “dilbazlık ebebiyatı” değil, insana samimiyetle dokunan sahici ve kalıcı eserlerin yanı olduğunu söylemek gerek. Yeri gerçekten de orası çünkü; esas derdi olan yaşamı yudum yudum içip diğer dertleri ona meze yapanların yanı. Mahmut Şenol sözünü sakınmadan, lafı dolandırmadan, bizi de oraya, hatırlamaya davet ediyor.

Eyüp Tosun: Kayıp ya da Yok Yer’in Sınırında (II)

2 Ağustos 2018

Zamanın tozunu alan hikâyeler; Bizim Unuttuğumuz Şey

2 Ağustos 2018

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir