Edebiyat Dışı

Söyleşi: Kabile Tiyatro

Kabile Sahne,  Mayıs 2014 tarihinde İstanbul’da kurulmuş. Beyoğlu’ndalar. Hayalini kurdukları her ne varsa sahnede yaşatmak istiyorlar. Hayalin, hayalinden yola çıkıyorlar. Gerçeği dönüştürmek, oyunu yaratmak onlar için oldukça önemli. Denemeyi ve yeni olanı seviyor, benimsiyorlar. Kendi yazdıkları oyunları sahneleyen ekip, gündüz işte akşam ise sahnede ter döküyor. Kabile Sahne’nin kurucularından Barış ve Mahir’le nedir, ne değildir diyerekten biraz tiyatroyu biraz da yola nasıl çıktıklarını konuştuk…

Tiyatro kurma fikri nasıl ortaya çıktı?

Barış Yücedağ: Aslında Mahir başlattı, hem de oyunlarımı okumadan. Birinci sınıfta böyle bir teklifle gelmişti zaten hepimize. Daha sonra oyunlarımı onunla paylaşınca bu alışveriş süreci eyleme geçti. Yani Mahir’e oyunumu okuttuğum ilk gün aslında bu fikir doğmuştu. Biz gecenin bir vakti isim aranıyorduk. Ardından Kabile Gösteri ve Sanatları ekibinin de teşviki ve desteğiyle çok kısa bir sürede hayata geçirmeyi başardık.

Mahir Akgündoğdu: Tiyatro kurma fikrimiz Barış’ın bir oyununu okuduktan sonra başladı. İkinci sınıftaydık o zaman. Biraz zaman sonra sirk sanatları alanında çalıştığım Kabile Sahne ve Gösteri Sanatları’nın (o zamanki adıyla Kabile Alternatif Performans Topluluğu) yardımıyla karar verdikten tam 17 gün sonra kurduk. Eksikleri vardı ama zaman içinde daha iyi şartlara evrildi.

Kabile Tiyatro’nun gelişim süreçlerinden bahseder misiniz?

Barış Yücedağ: Denemeyi gerçekten seviyoruz.  Böyle başladı zaten.  Benim ilk yazdığım oyunun (ki hala sahnelenmedi ve bu oyunu yapmayı amaçlayarak başladık işe ama hala yapamadık.) dünyasına Mahir’inde benim kadar inanarak sahiplenmesi bizi o metin üzerine düşünmeye ve denemelere sevk etti. Okulda arkadaşlarla küçük bir prova sürecimiz de oldu. İkimiz için de prova bitmiş olmuyordu hiçbir zaman. Yaratma sürecinin içinde her anın kritiğini yaparak daha çok okumaya ve tartışmaya ihtiyaç duyuyorduk. Oyundan bağımsız kendi gelişim sürecimizi yaşıyorduk, prova bahaneydi. Yeni olanla tanıştıkça daha yeniye/iyiye açlık duyuyorsun.  Bu açlık bizi hep besledi ve beslenme ihtiyacı olan yeni insanlarla tanışmamıza vesile oldu.

Seyirciyle tanıştığınız ilk oyun ve gelen tepkiler nasıldı?

Barış Yücedağ: Benim yazdığım, Rusudan (Savaneli) hocamın yönettiği bir oyundu. Tepkiler beklentilerimin üstünde ve umut vericiydi. Okulda başlayan ve kendi sahnemize taşıdığımız ilk oyunun gelen insanlar tarafından bu kadar beğenilmesi hem şaşırdığımız hem de çok mutlu olduğumuz bir durumdu.

Kabile ekibi kaç kişiden oluşuyor? Sabit bir kadronuz var mı?

Barış Yücedağ: Bilmiyorum. (Gülüyor) Ama galiba kemik bir oyuncu tayfasından söz edeceksek Talha (Kaya), İdil (Arıkan) ve Mahir var. Ama bir de yine Tıpkı O Gün Gibi’de oynayan Ozan(Erdönmez) gibi, dekor/tasarım konusunda sürekli çalışan Kabile’nin jonglörü Özgür Kavurmacıoğlu gibi insanlarla birlikte ekip büyüyebiliyor.

Mahir Akgündoğdu: Kabile’nin güzelliği işte tam bu soruda aslında. Kabile Tiyatro’dan önce de olan Kabile Sahne ve Gösteri Sanatları’ndan bu yana da işleyişte bizimle birlikte üreten, çalışan herkes Kabile’dendir . Tiyatro, sirk, dans ve hatta yeni yeni yeşeren müzik bölümleri de böyle oluşmuştur.  Tiyatro bazında cevaplarsak çekirdek ekip olarak 4 kişiyiz artık. Tıpkı O Gün Gibi’yle aramıza katılan Talha Kaya ve İdil Arıkan da var. Tabi sirk ve dans kısmından arkadaşlarımızla sürekli destek halindeyiz.

Tiyatroların kapanmak zorunda kaldığı bir dönemde yeni bir sahne kurmak özellikle seyirciler tarafından nasıl karşılanıyor? Size geçen bir enerji vardır mutlaka.

Mahir Akgündoğdu: Şu ana kadar seyirciden hep olumlu geri dönüşler aldık hatta eleştirmenler tiyatro insanları hep güler yüz ve beğeniyle karşıladılar. Gelip gidenimiz de gelip gitmeyenlerimiz de çoğaldı. Beş altı sene önce bizim gibi başlayıp birkaç sene sonra ‘’her yer tiyatro oldu yahu’’ diye  genele hitap şeklinde yazan arkadaşlarımın yazılarını biliyorum  olumsuz örnek olarak. Seyirci azalınca her anlamda daha çok çalışmak gerek. Bir şey iyiyse suya gömülmez buna inanıyorum.

Kendi yazdığınız oyunları yöneterek sahneye koymanın verdiği avantajlardan söz etmek mümkün mü?

Barış Yücedağ: Bay Jerry’nin Yeri ile birlikte ilk kez bir oyun yönettim.  Bir de genelde oyunlar ne kadar benim kalemimden çıksa da buranın atmosferiyle yoğruldu. Oyunları tek başıma yazmış gibi hissetmiyorum, ben yazmışım gibi de hissetmiyorum. Oyunu yönetirken de öyle oldu, karar mekanizmasının başında ben olmuş olsam da oyunu yine burası belirledi. Benden değil bizden çıkan bir iş oldu. Zaten yazanı ben değil yabancı biri sanıyorlar, yöneten olarak yazarı kötülemek de hoşuma gidiyor. Şaka bir yana yana, bir avantajı ya da dezavantajı var diyemem. İkisinin de ayrı okumalar olduğunu düşünüyorum. Masaya oyun yazmak için oturmak ayrı, oyun yapmak için oturmak ayrı disiplinler. Bunu bilerek yaklaşınca hatalar olsa da görüp tamamlamak için hemen aksiyona geçiyorsun. Sonra yenilerini görüyorsun. Güzel bir döngü bu.

Sezonda sahnede hangi oyununuz var?

Barış Yücedağ: Bay Jerry’nin Yeri devam, Özgür Kavurmacıoğlu’nun ortaya koyduğu V 1.0 isimli dans ve sirk sanatları performansı var. Ocak sonu gibi ismini arandığımız ama içinde Kurtuluş olacak yine benim yazdığım bir oyun gelecek. Eski oyunlarımızı yeniden sahnelemeyi planlıyoruz 2017’de. Şimdilik V 1.0, Bay Jerry’nin Yeri ve Kurtuluş görünüyor. Her an yeni bir şeyler.

Seyirci ile kurduğunuz aktif bir etkileşim yönteminiz var mı? Oyun sonrası atölyeler veya söyleşiler yapıyor musunuz?

Barış Yücedağ: Kabile’nin kendine özgü tatlı bir fuaye tarzı var. Çünkü gelen gitmiyor, oyunu gelen orada konuşmaya, tartışmaya devam ediyor. Görüşlerini bizimle paylaşıyor. Seyircinin oyundan sonraki tepkilerini daha çok sıcakken görmek çok keyifli… Kendiliğinden oluşan söyleşiler çok oluyor,  bunun için özel bir zaman dilimimiz yok, oyun sonrası gitmeyen, mekanı seven seyircilere denk geliyoruz.

Kabile Tiyatro bundan sonrası için ne gibi planlar yapıyor?

Barış Yücedağ: V 1.0 ile birlikte Kabile bir diğer yüzünü de göstermiş oldu. Çağdaş dansın ve sirk sanatlarının harmanlandığı, Mimar Sinan Dans mezunu arkadaşların da çalışmalarıyla sürekli gelişen, dönüşen bir gösteri V 1.0. Her alanda farklı disiplinlerle alışveriş halinde olacağımız işler yapmak istiyoruz. Yeni oyunumuz Kurtuluş İle de yine bir öncekinden başka bir şey yapmanın peşindeyiz.  Ekibin tüm üyelerinin birbirini beslediği başka disiplinlerden gelen insanların dönüştürdüğü bir atölye olmayı en başından beri amaçlıyoruz. Geçmiş oyunlarımızı yeniden sahneye koyarken de bu gelişim sürecinde bizim dönüştüğümüz gibi dönüştürmeyi planlıyoruz.

Standard
Edebiyat Dışı

Attila Hülagü: Suda Yürüyen Adam

Gülen Gözler filmi sağolsun, Vecihi Hürkuş’u tanımamıza vesile oldu. Rahmetli Hürkuş’un karikatürüydü belki Şener Şen’in oynadığı Vecihi ama aklımıza ismini kazımaya yetti de arttı.

Ne yazık ki Attila Hülagü’yü kimse tanıyıp bilmiyor, 2015 yılında olmamıza rağmen. 2015, yani Geleceğe Dönüş II’de Marty McFly’ın uçan kaykayı ilk defa deneyip kullandığı yıl. Geçenlerde yayımlanan bir habere göre uçan kaykay icat edildi ama Attila Hülagü’nün icadı hâlâ hak ettiği ilgiyi göremiyor hem de uçan kaykaydan daha çok işe yarayacağı kesinken.
Bu kadar film muhabbeti yeter sanırım. Attila Hülagü hakkında biraz merak uyandırdıysam eğer ne mutlu bana. Şimdi kendisinin neden bu sayfalarda yer aldığını açıklıyorum: Kendisi suda yürüyebilen ve bunu ispat eden ilk insandır. Hem de Thames nehrini yürüyerek geçen illüzyonist Steve Frayne’den elli sene önce gerçekleştirmiştir bunu. Fakat Atilla Hülagü bir illüzyonist değildi. Bir illüzyonistten çok daha farklı bir mesleği vardı. Atilla Hülagü bir Deniz Subayıydı ama hayalleri bir illüzyonistinki kadar renkliydi.
Leonardo Da Vinci’nin tasarladığı bir ayakkabıdan haberdar olduktan sonra İstanbul Boğazı’nı yürüyerek geçmeyi kafasına koyuyor Attila Hülagü. Düşünüyor, taşınıyor. Eşiyle beraber, üç fizik kanununu göz önüne alarak bir taslak çiziyor. Suyun kaldırma kuvveti, denge ve direnç. Ayakkabıdan daha çok bir kayığı andıran icadı için tam iki yıl uğraşıyor. Sıra ayakkabıların yapımına geldiğinde Attila Hülagü’nün sadece askerlik ve fizik konularında bilgili olmadığını onun bir mühendis kadar ince çalışabildiğini görüyoruz.

suda-yuruyen-adam-2Hayalini gerçekleştirmeden evvel bir tenekeciye gidiyor; “Bana, içi boş, gemi gibi bir çift ayakkabı yapacaksın. Ayak sokmak için iki delik açacaksın. Alüminyum plakayı yirmiye böleceksin. On parçasını birinin, on parçasını ötekinin altına dizeceksin.” diyor.
Sonunda 2,90 metrekare teneke, 50 gram lehim, iki el içi kadar bez parçası, 3 metre lastik, 1 metrekare alüminyum plaka kullanarak şimdiki parayla 175 liraya istediği gibi bir çift su ayakkabısına kavuşuyor. Ayakkabının boyutları ise şöyle: Boyu 152, eni 20, derinliğiyse 25 santim. Alüminyum plakaların faydası ise, yürüyüşü kolaylaştırmak. “Padıl” denilen plakalar ayak basınca açılıyor, kaldırınca kapanıyor. Yüzbaşı Hülagü, önce Beylerbeyi Astsubay Hazırlama Okulu havuzunda yürüyüş antrenmanlarına başlıyor. Tam 7 defa Boğaz’ı geçmeyi deniyor. Başarabileceğini düşününce, gazetelere haber uçuruyor, “Yarın Boğaz’ı yürüyerek geçeceğim.” diyor.

Kendine bir rota çiziyor Attila Hülagü. Boğaz’ın en dar yerinin, 740 metre olduğunu öğreniyor. Ancak, çizdiği rotaya göre bu 2 bin 200 metreyi buluyor. Baltalimanı’ndan yola çıkıyor, kuzeye yöneliyor, akıntıya karşı koyuyor ve 1963 yılında, 8. denemesinde, Boğaziçi Köprüsü iki yaka arasına kondurulmadan on sene evvel Küçüksu’ya ulaşıyor. Bu 2 bin 200 metrelik yolu da, tam 4 bin 452 adımda, 56 dakikada aşıyor.
Buluşun, deniz piyadelerine çok fayda sağlayacağını düşünüyor Attila Hülagü. Tabii, biçimi değiştirilip kullanışlı bir duruma sokulursa. Bir şekilde ayakkabıları küçültmeyi tasarlıyor.
Yeni hedefi ise bir süre antrenman yaptıktan sonra Akdeniz’i adımlamak. Avrupa ile Afrika’yı ayıran Cebelitarık Boğazı’nı geçmek.
Kendisi şöyle diyor: “Cebelitarık, akıntısı az bir boğazdır. Gerçi en dar yeri, İstanbul Boğazı’ndan 27 kat geniştir. Cebelitarık Boğazı’nı 30 bin 354 adımda ve 6,5 saatte geçeceğimi sanıyorum.”

suda-yuruyen-adam-3Ne yazık ki hayalini gerçekleştiremeden 1982 yılının 1 Nisan’ında aramızdan ayrılıyor.

Bundan daha üzücü olan durum ise yakın tarihte CNN’de yayımlanan bir haber. Haber ‘Suda yürümek artık mümkün’ başlığıyla açılıyor ve Çinli bir lise öğrencisi olan Wang Wenting’in icadı olan ayakkabı sayesinde artık su üzerinde yürümenin mümkün olacağını müjdeliyor (!) Hatta haberde “Wenting’in icadıyla İstanbul Boğazı’nı yürüyerek geçmek isteyenlerin hayalleri gerçek oluyor.” gibi bir cümle bile yer alıyor. Haber, genç mucidin şimdiden bir firmadan ürünü geliştirmesi ve pazarlaması için teklif aldığı bilgisiyle sona eriyor.

Eee? 1963 yılında yapıldı bu zaten? Dünya mı hazır değildi? Ya da çakma Çin malı olması zorunlu mu yeni bir icadın insanların dikkatini çekmesi için. Rahmetli Attila Hülagü hata mı yaptı yoksa bu icadın patentini almayarak. Ne o ne de onun çocukları aldılar bu ayakkabıların patentini. Attila Hülagü’nün tek amacı insanların hizmetine süreceği bir ürün icat etmekti. İsteseydi patentini de alabilirdi ama deniz ayakkabılarının fakat kendi zamanında ilgi bile görmedi icadı. Şimdi kendisini tanıyan dahi yok, zamanında tarihe iz bıraktığı halde. Umarız fazla zaman geçmeden biri Attila Hülagü’nün ve onun icadının farkına varır da baklavanın patentini aldığımız gibi deniz ayakkabılarının da patentini alırız. Olur mu olur. Belli mi olur?

Burak Albayrak

Standard
Edebiyat Dışı

Tarihten Yasaklanan Papa

 

Kadınlar hep erkeklerin gerisinde mi durmalıdır? Kadınlar gerçekten erkekler kadar mantıklı, başarılı ve akıllı olamaz mı? Erkeklerin üstünlüğü yaratılıştan mı gelir? 50 yıl önce bu soruların anlamsız olduğunu düşünmek bir yana verilecek cevaplar çoğunlukla ataerkil düzenin yansımalarını gösterirdi. Neyse ki yeterli olmasa da daha iyi bir noktaya geldiğimiz günümüzde bu soruların anlamsız olduğunu düşünenler fazlalaştı.

Ancak son soru 9. yüzyılda henüz ergenliğe yeni adım atmış bir kıza sorulduğu zaman o kız şöyle cevaplar vermişti: “Havva Adem’den nasıl geri olabilir? Havva Adem’in kaburgasından yaratıldı, Adem ise çamurdan. Havva bilgiye, öğrenmeye meraklı olandı. O yüzden yasak elmayı yedi. Adem ise sadece Havva istediği için.”

O kız çocuğunun adı Joan’dı ve bilgiye, öğrenmeye oldukça aç biriydi. Öğrenme isteği ve keskin zekası onu tarihin en ilginç ve en gizemli kişilerinden biri yaptı. O tarihteki ilk ve tek kadın papa olan Joan’dı.

Bu gün Katolik kiliseye ait yazışmalar ve kitaplara baktığınız zaman Joan’ın adını göremezsiniz. Kendisine ait ilk bilgiler 13. yüzyılda çıkmış olsa da yaklaşık üç yüzyıl sonra Katolikler ve Protestanlar arasındaki çatışma sırasında yaşadığına dair bütün kanıtlar yok edildi ve Papa Joan tarihten bir nevi silindi.

pope-joan-birth1Bugün bile çoğu akademisyen kadın Papa’nın yaşayıp yaşamadığı üzerine tartışmalarını sürdürüyor. Kolay değil şayet gerçekten Roma’da bir dönem, erkek kılığında da olsa bir kadın Papa olduysa bu pek çok şeyi değiştirecek bir durum olacaktı.

Joan’a ait bilgiler oldukça az. Yine de Ortaçağ’da yazılmış yaklaşık 100 kadar kitapta kendisinden bahsediliyor. Çoğunlukla isim verilmese de Colosseo’a gittiği bir gün attan düşüp, çocuk doğuran ve o sırada kadın olduğu anlaşılan bir Papa kayıtlara düşülmüş.

Bir kadının Papa olması ne kadar insanlara uzaksa, aynı kişinin hamileliği sırasında halka açık bir meydanda at sırtından düşüp çocuk doğurması da aynı ölçüde imkansız geliyor. Ancak buna karşın kimse mantıklı bir şekilde 1250 yılında Jean De Mailly’nin yazdığı Papalar Tarihi’nde bu kişinin neden geçtiğini açıklayamıyor.pope_joan24

Sadece o değil daha sonra Vatikan’ın kütüphanesini kullanmasına izin verilen ve papalar üzerine yazı yazan Martinus Polonus’un da kendisine yer buluyor Papa Joan. Bir dönem kitaplarda yer bulan bu karakterin doğal olarak geçmişine dair de güvenilecek bir bilgi yok. Zaten kendisini erkek olarak gösteren ve Katolik kilisede en yüksek mertebeye ulaşan bir kadının hayatını yazmak o dönemler dinden çıkmakla eş anlamlı olsa gerek.

Her şeye rağmen kimi kitaplarda adının Joan olduğu söylenen kadın Papa’nın Almanya’nın Mainz bölgesinden olduğu iddia ediliyor. Bir köy rahibinin kızı olan Joan iki ağabeyiyle birlikte büyürken onlardan Latince okuma ve yazmayı öğrenmiş olduğuna, daha sonra kendilerini ziyarete gelen başka bir rahibin zekasını fark etmesiyle daha iyi eğitim aldığına inanılıyor.

Sonrası çeşitli iddialarla geçse de bir manastırda keşişlerle yaşamış. Keşiş kıyafeti sayesinde vücudunu iyice kapadığına ve bu sayede fark edilmemiş ve yine keşiş olarak geldiği Roma’da Papalığa kadar çıkmış.

Tabii şimdi bir insanın kendi kendine hamile kalması beklenemeyeceği için Joan’ın kendisiyle birlikte Roma’ya gelen keşişlerden veya kilisedeki kardinallerden biriyle ilişkisi olduğu düşünülüyor. Kiminle ilişkisi olursa olsun sonuçta Joan’ın kısa süren Papalığı bu ilişkinin meyvesi olan bebek yüzünden son buluyor.

İddialar muhtelif, ne var ki ilginç bir ayrıntı bu konudaki esrarı daha da arttırıyor. Normalde Papa’nın Colosseo’a giderken kullandığın normal yolun değiştirilmesi ve eski yola Saint Quattro Coronati adının verilmesi. Bu isim normalde Latince bilmeyenlere hiçbir anlam ifade etmiyor fakat ismin bir tercümesinin “Kadın Papa” olduğunu öğrenince insan bir “haa” sesi çıkarıyor.

Joan’ın ne zaman Papalık yaptığına dair de kesin bir kanıt yok. İddialar arasında 855 yılında Papa IV Leo öldükten sonra diyenler de var, 10. Yüzyıl ortaları diyenler de. Papa Joan’ın “anti-Papa” olduğunu savunan bir azınlık da mevcut.

Papalık varken nereden çıktı bu anti-Papa mevzusu demeyin hiç çünkü üçüncü yüzyıl ile 15. yüzyıl arasında 30 civarı anti-papa olmuş tarihte. Anti-Papa, Roma dışında papalığını ilan eden kişilere deniyor. Ne var ki araştırmacılar Joan’ın Roma’da Papa seçilmesi nedeniyle anti-Papa olamayacağını belirtiyor.

Tarihten yasaklanan bu Papa’nın nasıl birden silindiğine gelecek olursak kendisi bir savaşın bilinmeyen kurbanı diyebiliriz. Katoliklere karşı başkaldıran Protestanlar kilisedeki yozlaşmayı göstermek için Joan’ın Papa seçilmiş olmasını da tezleri arasına katıyorlar. Vatikan ise bu durumu kabullenemeyeceği için Joan’a ait bütün kayıtları sildiriyor ve yok ediyor. Böylelikle kadın Papa’dan bahseden az sayıda eser dışında, kitaplar tarihin karanlıklarına gönderiliyor.

Bu yasaklama döneminde Joan’ın ölümüne ya da öldürülmesine ait belgeler de yok ediliyor. Doğumdan birkaç gün sonra öldü de deniyor, yargılandı ve öldürülmesine karar verildi de. Sonuç doğumdan kısa bir süre sonra hayatını kaybettiği gerçeği.

pope-joan-movie-2

Vatikan ve kimi akademisyenlere göre kadın Papa veya Papa Joan hiçbir zaman olmadı. Onunla anlatılan bütün hikayeler kendilerine ait haklar isteyen kadınların seslerini duyurmak için çıkmış bir masal. Kadınların esasında isterlerse en yüksek mertebeye geleceklerine dair bir hikaye.

Papa Joan belki gerçekten yaşamadı. Bir grup din adamı yüzyıllar önce kendi aralarında bir şaka yaptılar veya kadınların giderek yükselen seslerine destek olmak için bir hikaye uydurdular. Buna inanmak serbest. Yine de oldukça zeki bir kadının bütün engellemeleri aşıp Papa seçildiğine ve sonra gerçek ortaya çıkınca tarihten yasaklandığına da inanmak da mümkün.

Bazen imkansız gibi görünen durumlara inanmak ve tarihin esasında çok tatlı esrarlar barındırdığına şahit olmak insanı rahatlatıyor. Bir de tarihi kim yazarsa yazsın bazı gerçeklerin hiçbir şekilde saklanamayacağını görmenin keyfi ayrı bir güzel.

 

ALİ ABADAY

Standard
Edebiyat Dışı

Söyleşi: Serkan Keskin

Öncelikle sana teşekkür etmek istiyoruz abi bize zaman ayırdığın için…

Ne demek abi.

Mesleğinle ilgili başlayalım abi istersen. Dizilerde oyunculuk yapıyorsun, tiyatroda oyunculuk yapıyorsun. Sen yaptığın mesleği nasıl tanımlıyorsun? Bu işte seni çeken ve hala devam etmeni sağlayan şey nedir?

Bence bu bir meslek, yani sorun orada başlıyor, bu benim mesleğim dememiz gerekiyor bir oyuncu olarak. Yapma nedeni de, hani hiç bırakmadım ben başladığımdan beri, öğrenciliğimden beri hiç ara vermeden yaptım. Yani mutlaka bin tane cevabı vardır ama en önemlisi, sanıyorum; böyle salona gelen iki yüz kişiyi o akşam yaptığım şey değiştiremez ama yani oradan bir tane insanın hayatı değişebilir. Yani benim hayatım böyle değişti. Ben bir tiyatro oyunu izledim, “Hamlet”, 6 saatlik Hamlet. O zaman buldum, karar verdim meslek olarak tiyatro oyuncusu olmaya ve bu işin okulunu okumaya. Ben o gün o salondan çıktığımda değişmişti benim hayatım, bir tane oyunla. Söz söylemek; tabii ki dünyayı değiştiremezsiniz, “değiştirebilirsiniz de ayrıca” ama oradan iki tane adamın hayatını değiştirirsiniz, iki tane gencin. Ben İzmit Şehir Tiyatrosu’nda Işıl Kasapoğlu’nun yaptığı Hamlet’i gördüm. Işıl Kasapoğlu sadece kitaplardan, ansiklopedilerden veya gazetelerden bildiğim bir adamdı. Sonra biz o alana doğru yöneldik. Hala benim hocam işte. Bu tiyatroyu o kurdu ve biz buradayız yani, yirmi sene içinde oldu bunlar. Mutlaka izleyen bir kişi olduğuna inanıyorum. Bu yüzden de her sene bir şey yapmak için uğraşıyorum. Her sene bir oyun yapmalıyız, birkaç oyun yapmalıyız gibi bir inancım var.

181084_484395551628089_366728279_n

Yönetmenlik tecrübelerin de oldu, yani tiyatro için sen hemen hemen her yönüyle işin içindesin.

Abi aslında bu yönetmenlik meselesi… Yani ben oyun yönettim evet. Bu akşam oynayacağım oyun “Metot” 5. yılı… Aslında rejisör olmak gibi bu, çok farklı değil bu yüzden kendime yönetmen demek istemiyorum. Çünkü değilim yani benim mesleğim değil, işim değil. Evet çok zevkli oyun yönetmek ama dediğim gibi biz burada başladığımızda bu gibi durumlar biraz da olsa o an karar verdiğimiz zorunlu olan şeylerdi. Ben buraya oyuncu olarak geldim ama burada tiyatro adamı olmaya çalışıyorum. Tabi ki bütün oyuncular sadece oyun oynamak ister ama evet buranın bir sistemi, bir kirası, bir mali durumu, yönetmenliği birinin yapması gerek. Oyunu çok sevmiştim, o dönem yapmam gerekiyordu ve yaptım.

Peki yönetmenlik yaptıktan sonra oyunculuğunda bir değişim oldu mu? Bir oyuncu ile yönetmenlik yapmış bir oyuncu arasında ne gibi bir fark oluyor?

Bu arada ben yine oyun yaparım yönetmen olarak yanlış anlaşılmasın. Burada 10 senedir sahneye çıktığım arkadaşımın oyununu yönettiğim zaman; o kadar enteresan bir hale geldik ki kardeş gibi olmuşuz konuşmadan anlaşabiliyoruz. O yüzden anlatmak istediğim şeyi çok rahat anlatabiliyorum veya içinden çıkamadığı, kapattığı yeri nasıl açabileceğini biliyorum. Bunu bu ekip için söylüyorum tabii ki ama tabii oyuncu olmanın getirdiği, yönetmenlikte de böyle bir durum var. Ben tabii yönetmenlikte demek istemiyorum oyun yönetirken biliyorum ki ben de oyuncuyum ve oyuncunun nasıl nerede kapattığını niye şuan yapamadığını ve nerede kitlendiğini veya nereyi çok sevdiğini biliyorum, o yüzden iletişimim çok daha rahat oluyor. Bir oyuncunun halini anlamak diyebiliriz buna.

Neden tiyatro Kocamustafapaşa’ya kurulmuş abi peki? Siz neden burada kalmakta bu kadar ısrar ediyorsunuz?

Aslında tiyatro merkezi Taksim değilmiş, burasıymış, kaymış sonradan. Burası birçok gayri müslim’in oturduğu bir alan, sadece bu sokakta üç tane tiyatro varmış. Şurada Evrensel var, orası tiyatro.

Şimdi oralarda dönerci var abi herhalde.

Altta açıkhava sineması varmış, biz görmedik öyle şeyleri ama bu kapıdan otobüs duraklarına kadar sıra, bilet kuyruğu olurmuş o zamanlarda.

O zaman ilçe mi kimliğini kaybetti?

Tiyatroda tabi artık o zamanki gibi kapı baca kıran seyirci gibi bir şey bilmiyoruz. Artık Biletix var ama çocukluğumuzdaki o bilet kuyrukları gibi şeyleri hatırlıyorum ben. İzmit’te büyüdüm. Bir oyun iki günlüğüne gelirdi ve bilet aldın aldın, alamadın artık öteki sene bir başka oyun gelir. Ankara Sanat gelirdi işte, Genco Abi gelirdi.

Şimdi tiyatroya gitmek isteyenler kendi kendine sorduğunda neresi var diye; akla Kadıköy, işte Taksim, Üsküdar ama hiç başka bir yer gelmiyor…

Biz de işte Haliç’in bu tarafı… Aslına bakarsanız o kadar olmuş ya, 40 senedir burası varolan bir yer. Biz de tabii yapardık, çıkardık Taksim’e Kadıköy’e. Artık biliyorsunuz yani 200 m2 bir yer buldun mu tiyatro salonu oluyor. Ya biz burayı şey istiyoruz ya! İçerdeki salonu gördünüz mü bilmiyorum ama İtalyan sahne, alıştığımız o klasik anlamdaki tiyatro. Burası da kalsın çünkü kapatıldı hepsi, çok az kaldı.

Bu tiyatronun burada kalmasının da bir anlamı var…

Yani Semaver Kumpanya 2002’de kuruldu ve artık yeni bir tiyatro değil ki, 15 senelik tiyatro. Biz burada 15 senemizi geçirdik ve devam da etmeli. Bizden sonra gelecek olanlar da burayı devam ettirmeli. Burası ülkeye kazandırılmış bir yer, burası yoktu. Burası Semaver Kumpanya, yani biz bu tür şeyleri korumayı çok iyi beceremiyoruz. Reklam pazarlama gibi, ama yani dünyanın bütün ülkelerine gidip turne yapan bir ekip burası. Bizim için buranın bir ruhu var. Hasan Zengin zamanında tiyatro için yapmış burayı, rahmetli; binanın sahibi.Gerçekten tiyatro olması amacıyla yapılmış. Boş bir bina değil burası ve insanlara bu amaçla vermiş. Burası reji odasıyla, kulisiyle, fuayesiyle “tiyatro” yani. Zaten satıldı abi işte hepsi, yok edildi! Biz de burayı kapatmak istemiyoruz.

img_5055-1-copy

Ama abi memlekette garip bir durum var. Yani; asıl bu işi sahiplenmesi gereken, çocukluğa dokunan şeyler vs. halk yani. Tiyatrocular ısrarla bir şeylere sahip çıkalım derdindeler ama asıl bu işin hitap ettiği kesimde bir sahip çıkma durumu yok. Sen nasıl görüyorsun?

Bence hep halkta aramamalıyız, kendimizde de aramalıyız tiyatrocular olarak.

Yani şöyle de söyleyebiliriz aslında Semaver Kumpanya bir yetenek fabrikası. İnsanların televizyonda görüp fark ettiği, keşfettiği, hayranı olduğu birçok oyuncunun çıkış noktası burası. Ama seni televizyonda görüyorsa sen onun için varsın, görmediği zaman sanki sen hayatına hiç girmemişsin gibi olabiliyorsun bir anda. Acaba oyuncularda yetişip bir yerlere geldikten sonra geldikleri yerden düşme korkusuyla hep oraya bir şeyler üretmenin derdine düşüp buraları bir kenara mı bırakıyorlar?

Asla karşı olduğumu düşünmeyin ama çok çabuk kurulan tiyatrolar var. Tiyatro kurmak dünyanın en basit şeyidir ama sürekliliği çok zordur. Yerli metinlerimizi bıraktık ve başka bir arayış içindeyiz. Birisi ben bunu bu seyirciye yapıyorum diyor, diğeri ben buraya yapıyorum diyor. O anlamda da dağıldık. Ben böyle bir birlik, beraberliğe inanmıyorum yani, her şeyde olduğu gibi. Tiyatroların birbirini sevdiği falan yok yani kimse birbirinin oyununa falan gidip izlemiyor. Abi benim 2002’den 2016’ya kadar 14 senedir buraya gelmeyen tiyatro patronu arkadaşlarım var. Şimdi biz nasıl halka kızacağız ki. Oturup sohbet ettiğim tiyatro konuştuğum bir masada oturabileceğim kadar yakın arkadaşım bunlar. Şimdi ilk önce bunları bir oturup konuşacağız, sonra halka diyeceğiz ki neden sahip çıkmıyorsun.

Bunun rekabetle bir ilgisi olabilir mi abi? İş finansal çıkmaza girdiğinde mi ortaya çıkıyor? Ben kendimi kurtarayım da diğerlerine ne olursa olsun durumu.

Sonuçta kaptan gemisini yürütmek zorunda. Mesela demin güzel bir şey söyledin; benim çok sevdiğim bir şey, beni heyecanlandıran bir şey: Alin Taşçıyan yazmıştı galiba oyuncu fabrikası diye, demek ki birileri fark etmeye başladı. Buradan Nadir Sarıcabacaklar, Tansu Biçerler… Çok iyi aktörler çıktı. Bu bile, her şeyi boş verin; bu ülkede bir tiyatro sadece bunu yapsa bile bu büyük bir şey.

pot33823-cimri-tiyatro-severleri-kahkahaya-bogdu

Abi bu oyuncu çıkarma fikri kötü bir süreç değil mi? Sanki elektrogitara geçmek için önce klasik gitar çalmak gibi geliyor kulağa. Hâlbuki insanların, burada olan ve televizyon ekranlarına çıkmayan çok kaliteli oyuncuların var olduğunu da bilmesi gerekmiyor mu?

Var abi tabii, her yerde var böyle adamlar. Diyarbakır’da Kars’ta… 3-4 sene içerisinde seyirci sayısında bir artış oldu. Aramızda televizyonda iş yapan arkadaşlarımız olunca tabii, ancak öyle duyuluyor. Mesela dün bir seyirci şey yazmış: On senedir evimin üç sokak yanında oynuyormuş meğerse Serkan Keskin. (gülüyoruz) Şurada bir yerde oturuyor bu adam ve bu adam üniversite mezunu abi. Yani bu aydın eğitimli kesim olarak, hep halktan bir bok bekleyen halimiz var ya hayır abi yani neyse… Ben gidiyorum abi arkadaşlarımın tiyatrolarına destek olmaya. Her şeyi bir tarafa koy; ne yapıyorlar, tarzları ne, nasıl iş yapıyorlar diye merak etmelisin. Sevdiğimden de geçtim meslek olarak dersin ki baba ne yapıyorlar yani ne ışık kullanıyorlar, sahneleri kaç metre, ya bir gelirsin lan yani. Ben şimdi senin işin ile ilgili bir fikre sahibim ben de ayrım yok abi iyi-kötü bütün her şeyi izliyorum. Bir platformda tiyatro üzerinden bir şeyi beraber savunuyorsak, sen beni savunamazsın çünkü sen benim ne söylediğimi, ne yaptığımı bilmiyorsun. Belki de ben çok politik tiyatro yapıyorum, belki ben muhalifim, belki yandaş iş yapıyorum ama ben senin ne yaptığını biliyorum yani benim senin işin ile ilgili söyleyebilecek bir iki kelimem var. Şimdi o zaman biz seninle aynı dilden çıkıp da tiyatrolar kapanmasın dersek kendimizi kandırmış oluyoruz.

Abi sinema tiyatrodan sonra abandone ediyor mu?

Benim hayatımda hiç olmadı, ben hiç ara vermedim. Çok yoğun çalıştığım zamanlarda da, diziyi yapıyorken de diziyle beraber film yapıyorken de benim önceliğim burası. Benim yaptığım anlaşmalarda önceliğim hep tiyatro. Adam olmaz diyorsa olmaz yani, ben de çalışmıyorum o zaman. Yaşamak için başka bir iş buluyorum. Ha tiyatro ile geçinebilir misin? Evet geçinebilirsin. 4-5 kişi bir tiyatro olur burası, adam çıkarmak, adam yetiştirmek gibi bir derdin olmaz. 4-5 kişilik televizyondaki arkadaşlarını alırsın. Burada değil Taksim’de de bir yer tutarsın, aslında burada da olur olmaz değil. Bak bu akşam oyun 150 kişiye oynuyor. Az önce duymuşsunuzdur: “Nasıl geleceğiz oraya?” diyorlar; Maltepe’den Kartal’dan Ümraniye’den. Yani basit bir metin alırsın yaparsın çok da iyi para kazanırsın, televizyon falan yapmayız, önünden bile geçmeyiz.

Sadri Alışık benzetmesi yapılıyor duydun mu hiç? Hoşuna gidiyor mu benzetilmek?

Evet duydum. Geçen sene Sadri Alışık ödül töreninde ödül almıştım. Haliyle zaten orada birçok insan böyle bir şeyden bahsediyor. Elimde Sadri Bey’in heykeli var, ne güzel; çok gurur verici bir şey. Ona benzetilmek, onun yaptığı şeylere yakın görülmek bana gurur veriyor çünkü oyuncu olmak ile ilgili hiçbir derdim yok. 7- 8 yaşındayken onu izleyerek büyüdük. Şimdi ona benzetilmek aynı meslekte çok güzel bir şey yani.

Abi filmlere hazırlık yapamıyorum dedin daha doğrusu yapmaya fırsatım olmuyor diyorsun. Hazırlık yapamasan da oynadığın imamı gözlemliyor musun, hayata dair böyle çıkarımların oluyor mu günlük yaşantında?

Sanıyorum bununla ilgili bir muhabbet olmuştu ve benim ağzımdan, “Oyunculuk algı meselesidir.” gibi bir laf çıkmıştı.Hani iyi oyuncu, kötü oyuncu ben karar veremem tabii ki ama kendi adıma şunu derim yani; bunu sevmedim veya bunu sevdim. Yani iyi oyunculuk ilginç bir şey, hayatın içinde ne kadar çok algılıyorsan o kadar çok malzemen oluyor ve o kadar iyi oynayabiliyorsun.

Abi yazarlarla konuştuğumuzda da aynı şeyi soruyoruz, sana da sormak istiyorum, bir imam karakteri veya bir polis karakteri canlandırıyorsan polisler kimdir, nedir bilmek zorunda mısın? Yoksa benim hayalimde bir polis var o mudur?

Abi benim için önce insandır. İnsanın gerçekten bütün ahlakı veya ahlaksızlığı üzerine samimi olup durduğun zaman, sana kimse imam böyle yapar mı, yok polis böyle olur mu diye sormaz aslında. Ha çok teknik, teorik bilgiler vardır ya; polis rozeti oraya değil de buraya takar gibi ya da o öyle sorgulanmaz böyle sorgulanır gibi şeyler. Bunlar hepsi teknik mevzular abi ama önce insan. Polis de olsa, imam da olsa önce bendeki insan olarak karşılığı ne abi bu herifin, bu herifin derdi ne, ne söylemeye çalışıyor. Selman’ı mesela kendime benzetiyorum. Selman Bulut’a benim hiç çalışacak zamanım olmadı. Diziyi bitirdik on gün sonra sete girdik, boks yapmam gerekiyordu, bağlama çalmam gerekiyordu.

Abi zaten Selman Bulut klasik anlamda çok imama benzemiyordu ama (gülüyoruz). İmam deyince ülkemizde karadenizli, sakallı, üçkâğıtçı bir tipleme beklendiği için sen öyle çıkınca insanların karşısına ilgi çekti galiba…i%cc%87tirazim-var-bayilirim-belaya

Çok sevdiğim bir karakter benim, çok ilginç bir karakter.

İnsanlar sanıyorlar ki bunu Serkan Keskin kendi iradesi ile yapıyor.

Bazen diziyi kaldırdınız diyor adam. Diyorum abi biz kaldırmadık. Zannediliyor ki biz kendimiz yapıyoruz, kendimiz para koyuyoruz. Ya diyorum öyle değil. En son, abi diyorum onu yazıyorlar ben onu oynuyorum.

Abi oynadığın karakterleri günlük hayatında bir refleks olarak gösterdiğin oluyor mu?

İsmail’i çok sevdim, bütün hepsi çok severek yaptığım işler ama İsmail karakteri 3 sene benimle beraberdi. Film karakterlerini çekiyorsun iki ay üç ay sonra bitiyor. İsmail karakteriyle üç sene beraber yaşadık, her zaman beraberdik abiyle. Çok fantastik bir karakterdi bir süper kahraman gibi yani olmayacak güçlere sahipti. İnsanlar iyi olabilir iddiasına sahipti ama kimse o kadar iyi olamaz abi. Yani Batman, Süpermen uçabiliyor, İsmail abi de iyi bir insan (gülüyoruz). Valla bak! O kadar olmayan şeyleri bekleyerek… Bir de benim etkilendiğim şey vardı işte mahallede herkes birbirinin tipine giriyordu, roller değişiyordu ana İsmail hep aynıydı. Ayna vardı bir bölümde beyine giden yolda herkes aynaya bakıyordu ve baktığında herkes farklı kişiler görüyordu ama İsmail bakınca yine kendini görüyordu. Güzel abiydi İsmail.

fotograf_8b185859361d10ed162bc3dcba1ab003ffe9597d

Türkiye’nin parmakla gösterilen birkaç tane yönetmeni var biliyorsun. Biz onlara sinemanın tiyatrosu diyoruz kendi içimizde. Çünkü hakikaten sinemanın içinde daha özgün işler yapmaya çalışan adamlar var işte Zeki Demirkubuz’un yer altında da vardın, Özcan abinin Sonbahar’ında… Bunları diğer sinema projelerinden ayırabiliyor musun çalışırken yoksa hepsi birbirine benzer işler miydi?

Abi ben okuduğum şeyi kabul ettiysem o saatten sonra yönetmenin isminin ne olduğu önemli değil. Benim o sözü vermem, evet ben oynuyorum diyerek işimi iyi bir şekilde yapmam gerekiyor. Hepsi aynı benim için. Hani ona böyle çalıştım, buna böyle çalıştım değil, hepsinde ben oynuyorum. Tabii yaş ile ilgili, saygı ile ilgili bir durum vardır; daha usta, daha eski yönetmenlerle çalışıyorken daha farklı bir tavrım vardır mutlaka ama evet herkes işini yapıyor, filmini çekiyor. Onun hayalini canlandırıyorsun, onun hayalinin gerçekleşmesi için çalışıyorsun, ama benim de işim yani.

Abi bir de senin Seka Kağıt Spor varmış zamanında. Hiç böyle düşünüyor musun top oynasak nasıl olurdu zamanında?

Oluyor hep top muhabbeti aslında. Seviyoruz futbolu oynuyoruz, Beşiktaş’lıyım aynı zamanda. İngiliz futbolu, Alman futbolu bakıyorum yani. Zaten şey çok oynuyoruz fifa-mifa aynı zamanda halı sahada falanda oynuyoruz baya.

Senin nasıl bitti abi?

Lise bitti. Spor akademisine hazırlanıyorum, o sene de amatör bir takımda oynuyorum. İsmi de yanlış hatırlamıyorsam Hazır Şafak Bir’di. Sıkıldım ya o zaman, burası benim yerim değil dedim. Televizyondaki gibi değil ki abi. Ne yeşil çim saha var, ne bir şey, baktım çok yol var (gülüyoruz). Çok ufak bir ihtimal abi düşününce. Gerçi tiyatrocu olmak daha zor ama. Ama bazen bir futbolcu görünce ulan ben oynuyor olsaydım hangisi gibi olurdum gibi diyorum. Beğendiğim futbolcular var.

Sesinin güzel olduğunu biliyoruz abi böyle denemeler falan var bir ara Leyla The Band vardı. Böyle var mı ileride yaparım falan dediğin? Basgitar solo albüm falan (gülüyoruz).

Kendi içimizde kaydediyoruz tabii bir şeyler. Mutlaka oyunlar için falan da müzik çalışmaları yapıyoruz.

leyla-the-band

Peki abi klip çekme fikri falan nereden çıktı? Onur Ünlü’nün bir açıklaması olmuştu Leyla The Band ile ilgili hani olay başka bir yere gitti bu yüzden daha fazla müzik yapmayacağız diye ama sonuçta işin popüler olması için ortada bir klip var, konserler var

Klip şey abi, o dizi için çekilmişti. Dizinin içerisinde öyle bir şey oluyordu TRT yayımlasın diye. Gerçekten eğlence olsun diye başladık bu işe içimizde çalma heyecanı vardı.

Abi yürüse giderdi baya yani bugün açıyorsun bütün Youtube listelerinin içinde “Yokluğunda” var abi (gülüyoruz).

Ama işte abi olay baya büyüdü. En son konserimizi on binkişiye verince (gülüyoruz). Ama işte bu bizim işimiz değil ki sonuçta. İşin yürümesi için bir mesai, hatta elindeki bütün işi gücü bırakıp bu işle ilgilenmen gerekiyor. Onur film çekiyor, ben tiyatro yapıyorum, Ali film çekiyor falan en son büyük paralar konuşulmaya falan başlayınca gördük ki bu iş eğlenceden çıktı, biz de ara verdik. Belki ileride olabilir sonuçta arkadaşız hepimiz, görüşüyoruz ediyoruz, hep bir aradayız. Bir de ülkenin durumu ortada abi hiçbir şey yapası gelmiyor insanın. İleride mutlu günlerimiz olursa biz de konser veririz kendimiz için. Kendimiz için veririz ama konseri, bizim abi sonuçta o şarkılar 15-20 tane şarkımız var.

Abi yaptığınız iş kaliteli bir iş, böyle olunca insanlar da diyor ki devam edin ya da hiç olmasaydı sonra yaptılar bıraktılar oluyor, insanlar tepki veriyor yani.

Evet yani canım istedi bıraktım abi. Benim işim değil ki o. O dönem onu yapmak istedim ve yaptım. Şimdi de canım onu yapmak istemiyor. Şimdi kendi işimi yapmam gerekiyor, kendi usta olduğum alanda, bir şey iddia ettiğim alanda bir şeyler yapmam lazım. Onur’un film yapması lazım, senaryo yazması lazım şimdi şunu mu yapsaydık yani kıçımızın kenarıyla; zaten insanlar beğeniyor, üç kağıt mı yapsaydık. Gerçekten bizim dünyada hiçbir derdimizin olmadığını, para içinde yüzdüğümüzü, canımız ne isterse onu yaptığımızı falan sanıyorlar. Yok abi öyle bir şey. Hayat öyle değil. Yani biz para havuzunda takılıyoruz. Bizi şımarık insanlar sanıyorlar.

Türkiye de tiyatro oyuncusu olarak, bir yere gelmek için günümüzde belli gruplara dahil olmak gerekiyor gibi, birisi tek başına gelse, ben bu işi yapmak istiyorum dese, Semaver Kumpanya’da durumu ne olur abi?

Var… Geliyorlar abi. Sürekli burada bir şey dönüyor abi. Ya prova yapılıyor, ya oyun oynanıyor, burası yaşıyor 24 saat. Sabah 10’da açıyoruz gece 3’e, 5’e kadar açık burası. Gelse biri, diyorum in aşağıya, karış insanların arasına, konuş, muhabbet et. O kişi belki de sevemeyecek burayı. Yani biz kimseye audition sistemi gibi; gel seni bir deneyelim, demiyoruz. Sen gel, sen git kovma gibi şeyler yok abi. Doğal sirkülasyon yani gelen geliyor. Demek ki o zaman şöyle bir şey oluyor, demek ki sen yapmak istemiyormuşsun. Şimdiye kadar buraya bin kişi geldi, eee o zaman burada bin kişi olmalıydı. Hayır burada otuz kişiyiz. O bin kişi geldi, gitti. Herkese şunu söylüyorum: “Eğer içinde varsa, sabah 10’da gel mutlaka bulursun yapacak bir şey, kostüm asistanı olursun, bilmem ne olursun, oyuna çıkarsın…
Bir adam var ve her gün geliyor buraya ama adamda yetenek yok istek var. Geliyor işte. Böyle durumlar oluyor mu?

Bir defa mutlaka doğal bir yeteneği vardır onun ama arkadaşlarıyla ilişki kuramıyordur falan. O zaman manyaklığını sorgularsın onun, her gün oraya gelip duran insan hastadır yani. O zaman başka bir önlem alırsın. Ama abi mutlaka bir yerden şey olur yani arkadaş gider başka biriyle iyi anlaşır, zaten herkesle anlaşan, arası iyi olan biri oradadır, onu görürsün, görürüz. Harbiden mesela işi yok abi adamın, ama gidiyor çayı demliyor, yerleri temizliyor, tuvaleti temizliyor kimse ona kalkıp tuvaleti temizle falan demiyor abi.

O adam bir yıldız olamasa da bir Gattuso olur yani?

Belli de olmaz abi. Bir bakarsın sahnede bir şeydir herif. Biz bunların hepsini yaptık, ben de yaptım. Ben çok çay demledim abi.

Sen nasıl buluştun peki sahneyle, nasıl geldin?

Işık Hoca İzmit Şehir Tiyatrosu’nun başındaydı. Ben de İzmit’teydim ve oradaki kurslara başladım. Sonra İzmit Şehir Tiyatrosu’ndaki bazı kadrolu oyuncular askere gitti. Onların yerine biz kursiyerler bir oyun yapmıştık. O oyundan bizi ayıkladılar, orada çalışmaya devam ettik. Sonra sınav zamanı yaklaşınca Akademi İstanbul Tiyatro bölümüne başladık. Mezun olduktan sonra İzmit’e dönecekken Işıl Hoca beni buraya (Semaver Kumpanya) aldığını söyledi. Tamam dedim ben seninle geleceğim, daha burası inşaattı o zamanlar.

Tiyatro için vazgeçtiğin şeyler neler? Hayatında neleri geride bırakmak durumunda kaldın?

İzmit Şehir Tiyatrosu’nda memur olabilirdim. 657’ye tâbi devlet memuru, kadrolu yani.

Biraz edebiyattan bahsedecek olursak; okuduğun ettiğin ilgini çeken bir yazar, bir tür var mı?

Şu aralar yıllar sonra tekrar Melih Cevdet okudum, tüm eserlerini. Çünkü bir Melih Cevdet yapacağız: “İçerdekiler”. Öğrenciyken hep okuduğumuz şeylerdi; oyunlar olsun, “Mikadonun Çöpleri”, “Yarın Başka Koruda” gibi ama 15 sene sonra tekrar Melih Cevdet’e baktığımda şimdi daha çok etkilendim. Sadece oyunları değil, yazdığı romanlarda öyle “İsa’nın Güncesi” gibi. Yani birazcık oralara dönebilsek.

Tabi şimdi bu saydığımız isimlerin kitapları popüler kültürce yanına çay, kahve konulan formata dönüştü bir şekilde. Öyle bir okur profili var Türkiye’de. Adam derdi olan edebî bir metine romantik bir anlam yüklüyor, sonra “Dövüş Kulübü” filmini izliyor, onu da ne güzel dövüş filmi diye değerlendiriyor ama oradaki derdi tasayı anlayamayabiliyor yada buna gayret göstermiyor. Düzelir mi abi sence bu anlayış?

Düzelmez abi…

Son olarak sinema ile ilgili özellikle yeni genç kuşak yönetmenlerden tavsiye edebileceğin birileri var mı takip etmemizi tavsiye ettiğin?

img21Benim çok şey beklediğim ve birlikte birçok şey yapabileceğimiz arkadaşım Ozan Açıktan bence çok önemli birisi; ”Silsile”yi çeken arkadaşım. Konuşuyoruz hep bir şeyler yapalım diye daha görmedim filmi; “Baskın” diye bir film var Can Evrenol. Dün akşam oyundaydı. Can beni çok heyecanlandırıyor, gelecekte beraber çalışma için. Filmde Ocak ayında vizyona girecek. Çok acayip ama Amerika’da falan vizyona giriyor. Baya enteresan bir başarısı oldu yurtdışında. Texas’ta en iyi yönetmen almış abi düşünsene. Amerika’da baya film vizyona giriyor yani. Dağıtımcılar festivallerde gördüler bence çok acayip bir şey. Can benden küçük yaş olarak, böyle bir arkadaşımız var, inşallah her şey yolunda gider. Onur’la bir film yaptık işte “Kırık Kalpler Bankası”…

Bir Shakespeare uyarlaması değil mi abi?

Birebir uyarlama değil ama bir “Romeo ve Juliet” hikâyesi diyebiliriz. Şu anda bitti film.

Vizyona girecek mi abi peki? (gülüyoruz)

Abi belki sansüre takılabilir, sert bir film, şiddetli bir film. Festival için uğraşıyorlar. Ben de hatta yarın bir iki ses için dublaja gideceğim. En azından bir şeyler göreceğim, merak ediyorum çünkü.

Çok keyif aldık abi sohbetinden, teşekkür ederiz.

Ne demek abi her zaman.

Standard